Soğuk savaş sırasında birçok casusluk romanı ve filmi Sovyetler Birliği’nin hazırladığı gizli teknoloji projelerini konu almıştı. İşte bu senaryolara esin kaynağı olan silahlardan birisi de ‘Bartini Beriev VVA-14’ uçağıydı. Bu uçağın hedefi ABD denizaltılarını yok etmekti. Japonlar ise Ku-Go Ölüm Işını üzerine yıllarca gizlice çalışma yürüttü.

Rusya’nın Japonya’ya 1905 yılında ağır bir şekilde kaybettiği savaşın ardından, Dünya devletleri tarafından Japonya büyük bir güç olarak görünmeye başlandı. Birinci Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletleri tarafında yer alan Japonya, Versay’da yok sayılmasının ardından bulunduğu tarafı değiştirdi.

1930’lardan itibaren Nazi Almanyası’nın müttefiki olan imparatorluk, Pasifik’te saldırgan bir tutum göstermeye başladı. Bu durum, daha ilerleyen zamanlarda Birleşik Devletler ile anlaşmazlığa düşmesine sebep olarak, imparatorluğun çökmesine kadar gidecekti.

Hem endüstriyel olarak, hem de teknolojik olarak daha üstün bir düşman ile karşı karşıya olduğunun farkında olan Showa Japonya’sı, hızını arttırmaya karar verdi. Bu amaç için de Japon İmparatorluk Ordusu, özellikle intihar saldırılarına yönelik, gelişmiş geleneksel silahlar ile donatıldı. Öyle ki, bu silahların arasında biyolojik ve kimyasal savaş silahları da bulunmaktaydı. Japon askeri planlamacılarının Cenevre Protokolü’nü önemsemedikleri ve hatta yasaklanan silahları özellikle etkili buldukları da söylenmekte.

FU-GO BALON BOMBALARI

Japonya, WWII, İkinci Dünya Savaşı, gizli, silah, savaş
Naziler V2 roketlerini İngiliz Kanalı üzerinden ateşlerken, Japonlar da kendi “intikam silahlarını” üretmekteydiler. Askeri tasarımcılar, kıtalar arası füze geliştiremediklerinden dolayı, balon bombaları fikrini kullanmayı tercih ettiler.

Bu fikrin çalışabilmesi için, Birleşik Devletler’e doğru jet rüzgarları üzerinden yaklaşık olarak 8.000 km boyunca ilerleyecek, yangın bombaları ile donatılmış balonlar üretildi. Bu silahların amacı, Kuzeybatı Pasifik bölgelerinin üzerinde patlayarak, büyük çaplı orman yangınları çıkartmak ve böylelikle Birleşmiş Devletler’in sahip olduğu insan gücünü bölmek idi.

A.B.D. hükümeti, bu balonlarla ilgili haberleri, düşmanı cesaretlendirmemek adına gizli tuttu ve A.B.D. halkı ancak savaş bittikten sonra balonlardan haberdar oldular.

Sen Toku Class Mega Sub (denizaltı)

Japonya, bu devasa savaş araçlarından savaş sırasında üç tane üretti ve bu araçlar, geleneksel şekilde enerji üreten en büyük denizaltı rekorunu ellerinde tutmaktalar.

Japonya’nın Pasifik Okyanusu egemenliği planını desteklemek amacını taşıyan bu denizaltılar, Panama Kanalı’na saldırmak için üretilmişlerdi.

Denizaltılar, üç adet Aichi M6A1 uçağı veya 800 kg’a kadar bomba taşıyabiliyordu. Uçaklar, ön kulede yer alan mancınıklarla havalanmaktaydı ve yüzeye çıktıktan sonra 45 dakika içinde harekede geçebiliyorlardı.

Bu denizaltılarda Almanlar’dan ilham alınarak üretilen ve radar ile sonar sinyallerini emen kalın, lastik benzeri bir kaplama da bulunmaktaydı. Savaş, bu denizaltılar kullanılamadan sona erdi ve 1946’da I-400 A.B.D.’ye teslim edilerek Hawaii açıklarında batırıldı.

UNİT 731 VE BİYOLOJİK SİLAH KULLANIMI

1937’den savaşın sonuna kadar, Japonlar pek çok biyolojik silah üzerinde araştırma yaptılar. Bu silahların arasında basil bombası ve veba yaymak için kullanılan pire bombaları da bulunmaktaydı. Japon İmparatorluk Ordusu’nun Unit 731 adlı bölümü, gizli bir şekilde biyolojik ve kimyasal savaş araştırma ve geliştirme bölümü olarak görev almaktaydı ve pek çok hastalığı, insan denekler üzerinde test etmekteydi. Japon askerleri, bu bombaları kullanarak özellikle Çin’de pek çok bölgeye saldırdılar.

California State Üniversitesi’nde görev alan tarihçi Sheldon H. Harris’in söylediğine göre, deneyler sırasında 200.000’den fazla Çinli hayatını kaybetti. Ayrıca Harris’in çalışmasına göre, savaşın sonlarına doğru hastalıklı hayvanlar serbest bırakılarak, Harbin bölgesinde 1946 ile 1948 yılları arasında en az 30.000 kişinin hayatını kaybetmesine sebep oldu. Bazı Japon araştırmacılar bu sayılara karşı çıkmaktalar ancak kesin bir sonuca ulaşmak pek kolay değil.

Tarihçi Antony Beevor’un söylediğine göre, Japonlar bu silahları Pasifik’teki Amerikan askerlerine karşı kullanmayı ve hastalık taşıyan balon bombalarını ABD’ye göndermeyi planlıyorlardı. Hatta 1945 yazında, hastalık taşıyan pireleri San Diego üzerine bırakacak bir kamikaze planı da bulunmaktaydı.

Ayrıca, Unit 731’in komutanlarının, A.B.D. ordusu ile biyolojik savaş sırlarını paylaşma karşılığında dokunulmazlık hakkına kavuştuklarını da belirtmekte fayda var.

FUKURYİ İNTİHAR SALDIRISI GİYSİLERİ

Bu özel dalgıç giysileri, Japon Özel Saldırı Birlikleri için, ana adaların düşman tarafından ele geçirilmesini engellemek adına tasarlanmışlardı. Bu giysiler, 5 metrelik bir bambu sopaya bağlı olan ve 15 kg patlayıcı taşıyan mayınlara sahiplerdi.

Dalgıçlar, 9 kg ağırlığında kurşun ile dibe batırılarak, suyun altında 6 saate kadar 5-7 metre derinliğinde yürüyeceklerdi. Dalgıçlar, bir düşman gemisinin gövdesine ulaştıklarında patlayıcıları patlatarak, kendilerinin de ölümü ile sonuçlanan bir saldırı düzenleyeceklerdi.

Bu giysilerin savaşta kullanılıp kullanılmadığı belli değil ancak, A.B.D. çıkartma araçlarının ve bir mesaha aracının intihar yüzücüleri tarafından saldıra uğradıklarını gösteren raporlar bulunmakta.

“Purple” Şifreleme Makinesi

İkinci Dünya Savaşı’nın en ünlü şifreleme aracı Almanya’nın Enigma Makinesi olabilir ancak tek şifreleme aracı o değildi. 1937 yılında, Japonlar “97-shiki O-bun In-ji-ki” veya “97 Alfabetik Daktilo” adlı bir ürünü geliştirdiler ve Japon takvimi yılı 2597 ile adlandırıldı. Ürün, kod adı olan “Purple” (Mor) ile daha yaygın bir şekilde tanınmakta.

Cihaz, iki daktilo ve 25 karakterli alfabetik denetim santraline sahip bir elektrikli rotor sisteminden oluşmaktaydı. İlham aldığı Enigma cihazında da olduğu gibi, şifrelenmemiş bir yazı, normal bir şekilde girilebilmekteydi. Ancak cihazın en önemli gelişimi, kullandığı ikinci elektrikli daktilo ile şifrelenmiş mesajı bir kağıt üzerine yazabilmesiydi. Bu yüzden de cihazı kullanmak için sadece bir kişi yeterliydi.

Japonların şifreyi her gün değiştirmesinden dolayı da, şifre çözücüler, mesajlarda belirli bir desen bulamamaktaydı. Alberto Perez’in belirttiği üzere, “kontrol santrali 6’lı çiftler olarak bağlanabilen 25 bağlantıya sahipti ve bu da 70.000.000.000.000 olası düzenleme yaratmaktaydı.”

YOKOSUKA MXY-7 OHKA KAMİKAZE UÇAĞI

Savaş ilerledikçe, Japonların intihar saldırısı teknikleri de gelişmeye başladı. Öyle ki, sadece bu amaç için üretilen uçaklar da bulunmaktaydı. Yokosuka MXY-7, roket ile itilen bir hava aracıydı ve 1944 Eylül ayında ilk kez kendini gösterdi. Japonlar, bu uçağın üretimi için mümkün olduğu kadar az önemli malzeme kullanmaktaydı ve uçağın üretimi oldukça temeldi.

Savaş sırasında Ohka, bir Mitsubishi G4M’nin gövdesinin altında taşınarak hedefe yaklaşıyor ve bu noktada serbest bırakılıyordu. Düşüş sırasında pilot, mümkün olduğunda hedefe doğru süzülmeye çalışarak roketleri ateşliyor ve hedefe çarpıyordu.

Bu silah, yaklaşık 1.200 kg’lık bir savaş başlığına sahipti ve yüksek hızı sebebi ile, hava-karşıtı silahlar tarafından durdurulması neredeyse imkansızdı. Ancak süzülme evresinde oldukça savunmasız bir durumdaydı ve roketler bir kez ateşlendikten sonra yönlendirilmesi pek mümkün değildi. Her şeye rağmen, en azından bir adet A.B.D. destroyer gemisinin bu silah ile batırıldığına eminiz.

Mitsubishi J8M (Shushi) Önleme Uçağı

Eğer bu uçağın, Alman Messerschmitt Me 163 Komet’e benzediğini düşünüyorsanız, pek yanılıyor sayılmazsınız.

J8M1’in, gelişmiş Nazi hava aracının lisanslı üretilmiş bir kopyası olması gerekiyordu ancak Almanlar, çalışan bir uçağı Japonya’ya iletmeyi başaramadılar. Alman Komet’ini taşıyan denizaltı, Japonya yolunda batırıldı. Bunun yerine Japon mühendisler, uçuş kılavuzu ve sınırlı teknik planı kullanarak, ters-mühendislik yöntemi ile gelişmiş bir uçak üretmeyi başardılar.

Japonlar, müttefik kuvvetlerin Avrupa’daki bombalı saldırılarını gördükten sonra, benzer bir saldırının Japonya üzerinde gerçekleşmesinden korkarak, bir önleme uçağı üretmek isteğindeydi. Askeri plancılar, böyle bir saldırının an meselesi olduğunu düşünmekteydiler ve B-29 Superfortress’ler, çoğu Japon savaş uçağının ulaşabildiğinin daha üstünde bir noktada uçmaktaydı. Bu yüzden de Me 163, bu sorun için geçerli bir çözüm olarak gözükmekteydi.

İncelemek için çalışan bir modele sahip olmamalarına rağmen, Japon mühendislerin ürettiği bir prototip, savaş bitmeden test edildi. 7 Temmuz 1945 tarihinde J8M, ilk uçuşunu Kıdemli Yüzbaşı Toyohiko Inuzuka kontrolünde gerçekleştirdi. Ne yazık ki bu test, facia ile sonuçlandı. J8M1 motorları, dik tırmanış esnasında durarak, uçağın düşmesine ve pilotun ölmesine sebep oldu. Daha sonra 6 prototip daha üretildi ancak bunların hiç biri, savaşın bitiminden önce test edilmedi.

O-I SUPER VE ULTRA AĞIR TANKLAR

Japonlar, genel olarak tanklarıyla tanınmazlar ancak savaş sırasında, orta ağırlıklı 97 Chi-Ha da dahil olmak üzere oldukça başarılı tanklar üretmekteydiler. Ancak savaşın ilerlemesi ile beraber, Japonların hedefleri de büyüdü. Öyle ki, Pasifik bölgesinde kullanmak amaçlı süper ağır ve ultra ağır tankların üretimi düşünülmeye başlandı.

Bu araçlar, 100-120 ton ağırlındaki gövdelerinde 11 kişilik bir mürettebat bulunduracaklardı. Süper ağır tank, 3 taret, bir büyük top ve iki küçük top ile donatılmaktaydı. Söylenenlere göre, bu tanklardan biri Manchuria’ya gönderilmişti ancak savaş görüp görmediği belli değil.

Gelişmiş deneysel prototip ultra ağır O-I ise, dört tarete sahip olacaktı.

KU-GO ÖLÜM IŞINI

Savaşta yer alan diğer ülkeler gibi, Japonlar da bir ölüm ışını geliştirmeye uğraşmaktaydılar. Bir hava aracını yüzlerce kilometre öteden düşürebilecek yoğunlaşmış enerji ışınları, Tesla’nın ilham verdiği, dönemin en büyük çalışmalarından biriydi. Savaş sonrasında A.B.D. ordusunun ele geçirebildiği belgelere göre Japonya, 1939 yılında Noborito’daki laboratuvarlarda çalışmalara başlamıştı.

Bilim adamları, bu ölüm ışınını gerçeğe dönüştürebilmek adına yüksek enerjili bir “magnetron (manyetron)” üretmişlerdi ve bir radyasyon ışını üretebilmekteydiler. Fizikçi Sinitiro Tomonaga’nın ekibi, 20 cm çapında 100 kW çıkış sağlayabilen bir magnetron ürettiler. Ancak bu cihaz, bilim kurgularda gördüğümüz ölüm ışınları gibi çalışmamaktaydı. Hesaplamalara göre, eğer bu cihaz düzgün odaklanır ise yaklaşık olarak 1 km mesafedeki tamamen hareketsiz duran bir tavşanı, beş dakikada öldürebilmekteydi…

Uçan Tanklar

Japon ordusunun savaş sırasında karşılaştığı en büyük problem, tanklar gibi ağır silahları, bir adadan diğerine aktarmaktı. Bu sorunun çözümü de uçan, daha doğrusu süzülen, tanklar üretmek olarak görülmekteydi.

Bu hafif tanklar, ayrılabilen kanatlar ve kuyruk takımına sahiplerdi. Ancak tankın paletleri bu inişten sağlam kurtulamayacağı için, araca ayrılabilir bir çift kızak da eklenmişti. Mitsubishi Ki-21 “Sally” ağır bombardıman uçağı gibi bir hava aracından ayrıldıktan sonra bu tanklar, hedeflerine süzülerek ilerleyecek ve inişten sonra zırhlı bir kara aracı görevlerine başlayacaktı.

Japonlar, Maeda Ku-6 ve Özel No. 3 Uçan Tank veya Ku-Ro da dahil olmak üzere bazı prototipler üretmeyi başardılar. Ancak bu prototipler, savaşa hiç dahil olamadı.

Z SUPERBOMBERS PROJESİ

İmparatorluk Japonya’sı, Kuzey Amerika’ya ulaşabilecek bir kıtalar arası bombardıman uçağı arayışındaydı. Japonlar, savaş ilerledikçe Amerika’nın B-29 Superfortress’i gibi bir araca daha çok ihtiyaç duymaya başladılar. 1941 yılında Imperial Japanese Navy tarafından deneysel 13-Shi Attack Bomber tanıtıldı.

Bu araç, dört motorlu ve uzun menzilli bir ağır bombardıman uçağı idi. Ancak askeri planlamacılar, daha büyük, ağır ve hızlı bir silah arayışındaydılar. Öyle ki hedefleri, 10.000 metrede her biri yaklaşık 500 kg ağırlığındaki 22 adet bomba ile uçabilecek bir hava aracı idi.

Imperial Japanese Army’ye sunulan tasarımların arasında Nakajima G10N ve Kawasaki Ki-91 de bulunmaktaydı. Nakajima G10N, yaklaşık 75 metre kanat genişliği ve 45 metre uzunluğa sahipti ve sahip olduğu her biri 5000 hp olan altı motor ile 7.500 metre yüksekliğinde saatte 590 km gibi bir hıza ulaşabilmekteydi. Öyle ki, Nakajima Aircraft Company, bu uçak için motorları üretmeye bile başlamıştı ancak 1994 Temmuz ayında, kötü giden savaş şartları yüzünden Project Z’nin iptal edilmesine karar verildi.

SOVYETLER’İN GİZLİ PROJELERİ

Soğuk savaş sırasında birçok casusluk romanı ve filmi Sovyetler Birliği’nin hazırladığı gizli teknoloji projelerini konu almıştı. İşte bu senaryolara esin kaynağı olan gerçek projeler….

Bartini Beriev VVA-14 (1970’ler)

Dikey olarak kalkabilen Sovyet uçağı.

Uzay gemisi gibi görünen Bartini Beriev VVA-14, zamanınn en sıradışı uçaklarından biriydi.

Yüksek irtifada uzun süreler uçabilen VVA-14’ün ayırt edici özelliği ise aerodinamik ‘yer etkisi’ni kullanarak su yüzeyinin hemen üzerinde 640 kilometre/saat hızda uçuş gerçekleştirebilmesiydi.

İlk uçuşunu 4 Eylül 1972’de gerçekleştiren uçak, ABD’nin Polaris denizaltılarını yok etmek amacıyla geliştirilmişti.

Sovyet Rusya bir takım çılgın projeler yürütmekteydi ve bu turbo tren projesi yapımı da bunlardan sadece biriydi.

Bu canavar için istenilen hızın yaklaşık olarak 360 km/saat olması kararı verilmişti.

Sovyet standart demiryolları üzerindeki denemelerde 250 km/saat’lik rekor bir hıza başarıyla ulaşabilmiştir.

Ancak nihayetinde trene dahil edilmiş jet motorların yüksek yakıt tüketimi sebebiyle bu projeden vazgeçildi.

Bu motorların jet uçaklarından daha fazla yakıt tüketmesi projeyi olumsuz etkiledi.

İnanması zor ama yakın bir zamana kadar turbo tren, demiryolu hurdalıklarında paslanmış bir şekilde keşfedilmeyi bekleyene dek kayıp olarak biliniyordu.

Bu resimler, 1960-1970 yılları arasında yapılmış en hızlı turbo trenin son durumunu bizlere gösteriyor.

Oysa yapımı sırasında büyük teknolojik bir atılım yapılması bekleniyordu.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte soğuk savaşta sona ermiş oldu. İşte bu dönem batan bir geminin içinden dökülen eşyaların su üzerine çıkması gibiydi. Soğuk savaş boyunca saklanan tüm gizli sırlar tek tek su üzerine çıkmaya başladı.

Sovyetler Birliği tarafından 1968’de geliştirilen Mi-12’den daha büyük bir helikopter henüz üretilemedi.

Sadece iki tane üretilen bu dev helikopter 37 metre uzunluğunda ve 12 buçuk metre yüksekliğinde.

Mi-12 tam 105 ton ağırlığı kaldırabiliyor.

Helikopterin gerçek boyutlardan çok çok büyük olduğu açık.

Nakliye işlemi helikopterin gövdesinin içinde değilde, devasa 4 ayağın arasında taşınıyordu.

Hazar Denizi Canavarı, Rusların soğuk savaş esnasında yarı uçak yarı gemi olarak geliştirdikleri gizli bir askeri projenin kod adıydı.

1960’ların ortasında Amerikan casus uyduları tarafından tesadüfen tespit edilene kadar varlığından kimse haberdar değildi.

Muamma 20. yüzyılın sonlarında çözüldü.

Canavar, aslında Sovyet lideri Nikita Kruscev’in yakın arkadaşı Aerodinamik Uzmanı Rostislav Alekseyev’in geliştirdiği ve Ekranoplan olarak isimlendirdiği yeni bir tür hava taştıydı.

Ekranoplan, sürekli olarak denizin 15-20 metre kadar üzerinde uçuyor, hızlı hareket edebiliyor ve daha az yakıt tüketiyordu.

Ayrıca, tam olarak havada olmadığı için hem hava radarları hem de tam olarak su üzerinde olmadığı için denizaltı sonar, radarları tarafından da tespit edilemiyordu.

Değişik modelde Ekranoplanlar, Sovyet donanması tarafından uzun yıllar asker (aynı anda 400-500 kişi) ve mühimmat (bir seferde yüzlerce ton) taşımak için kullanıldı.

Soğuk savaşın bitimi ile maliyetleri ve bakımsızlık sonucu proje askıya alındı. Ekranoplanların en büyük handikapı, dalgalı denizlerde uçuşunun riskli olması… Ekranoplan (gizli uçak) gemi taklidi yapan uçaklara verilen isim.

En büyük uçaklardan olan, 1988’de servise alınan Antonov An-225 ya da Mriya yani Hayal’dir.

Şimdiye kadar sadece 1 adet üretilmiştir.

Antonov An-225 Sovyetler Birliği’nin uzay mekiği olan Buran’ı ya da Türkçe ismiyle Boran’ı taşımak için geliştirildi.

Buran’ın üretildiği yerden Kazakistan’daki Baykonur uzay üssüne taşınması ve bakımı için geri getirilmesi planlanıyordu.

Sovyet hükümeti Antonov Tasarım Bürosu’ndan Buran’ı taşıyabilecek kadar güçlü bir uçak geliştirmesini istedi. Uçak 1988 yılında tamamlandı.

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra yeni Rus yönetimi 1992 yılında uzay mekiği programını iptal etti. Bu ikonik uçak da bu nedenle atıl kaldı.

Çünkü sıradan yükleri taşımak için fazla büyük ve masraflıydı. Çünkü sadece uçurulması için bile en az 20 mürettebat gerekiyordu.

Sovyet hükümetinin istediği, üretim hattındaki ikinci An-225 ise bu nedenle hiç tamamlanmadı. 20 yıl hangarda bekledikten sonra bir İngiliz taşımacılık şirketi tarafından satın alındı. Modernize edilip 2001 yılında tekrar kullanılmaya başlandı.

Günümüzde tanklar, lokomotifler, dev enerji tribünleri gibi yüklerin taşınmasında kullanılıyor.

Havacılık efsanesi Antonov An-225 altı motorludur. Uzunluğu 84 metredir. Öyle ki kargo bölmesi Wright kardeşlerin ilk uçuşlarını yapmalarına yetecek kadar uzun ve yüksektir. Kanat açıklığı 88 metredir.

Boş ağırlığı yaklaşık 280 tondur. 300 ton yük taşıyabilir. Bu özelliği Mriya’ya dünyanın en güçlü uçağı olma özelliğini de kazandırır.

Boşken 15 bin km, tam yüklüyken ise 4 bin km yol kat edebilir. Antonov An-225, 4’ü önde 32 tekere sahiptir. Bu sayede kötü zeminli pistlerde de çalışabilir.

ABD’NİN GİZLİ PROJESİ HAARP

H.A.A.R.P. Bu harfler, ABD’nin en gizli askeri projelerinden biri olan “High Frequency Active Auroral Research Program” isminin baş harfleri. Adından görüldüğü gibi yüksek frekansla ilgili bir program. Bu proje uzun yıllardan beri, Alaska’da Gakona askeri üssü yakınlarında, ABD Hava ve Deniz Kuvvetlerince gerçekleştiriliyor.

HAARP NEDİR?

HAARP, yüksek frekansta yüksek enerji çıkışları ile iyonosferin ısıtılması ve burada bir takım değişimler yapılarak etkilerinin incelenmesi için başlatılmış bir projedir.

Kullanılan frekans aralığı 2.8-10 MHz arasıdır. Çıkış gücü ise resmi kaynaklarda 3.6 Gigawatt olarak belirtilmesine karşılık 10 Gigawatt’a çıkarılabileceği açıklanmaktadır. Bu enerji dünyadaki en büyük radyo vericisi ünvanını kazandırmaktadır. Merkezin 1 saat boyunca çalıştırılması durumunda Hiroşima’ya atılan atom bombası kadar enerji ortaya çıkaracağı hesaplanmıştır. Bu da enerjinin aslında ne kadar tehlikeli olduğunun bir göstergesidir.

HAARP’IN YERİ VE PROJEYİ GERÇEKLEŞTİRENLER

HAARP, çok ilginç bir yerde konuşlanmıştır: Alaska-Gakona. Gakona’da askeri üssün yakınlarında ve kimsenin girmediği özel bir alanda tesis kurulmuştur. Neden burası seçilmiştir? İki temel amacı vardır:

Birincisi Alaska dünyadaki elektromanyetik kuşakların özel bir kesişim bölgesinde bulunmaktadır. Dünyanın elektromanyetik alanlarına müdahale edebilmek için en iyi yerdir. İkincisi ise insanlardan uzak, korunması kolay ve gözlerden mümkün olduğunca uzak bir yer olmasıdır. Gakona daki bu merkezde 21 metre yüksekliğinde 180 adet kule üzerinde cross dipol anten inşa edilmiştir.

HAARP’IN AMAÇLARI

Bunu ikiye ayırmak durumundayız; birincisi ABD hükümeti tarafından yapılan resmi açıklamalar, diğeri ise bağımsız kaynakların, radyo amatörlerinin ve araştırmacıların yaptıkları.

1) HAARP’IN RESMİ KAYNAKLARDAKİ AMAÇLARI

1- Atmosferdeki termonükleer araçları kontrol edecek elektromanyetik vuruşları gerçekleştirmek.

2- Denizaltılar ile haberleşmeyi kolaylaştırmak. Bu haberleşme ELF (Extremely Low Frequency) ve VLF (Very Low Frequency) dediğimiz 30 Hz – 30 kHz civarında çalışmaktadır. ELF’nin yan etkileri bilindiğinden mevcut ELF vericileri ile HAARP vericileri değiştirilmek istenmektedir.

3- Radar sistemlerini geliştirmek.

4- Çok geniş bir alanda ABD ordusunun haberleşmesini sağlamak.

5- Cray ve EMass süperbilgisayarlarının yardımı ile yer altının tomografik haritasını çıkarabilmek.

6- Petrol, doğalgaz ve mineral yataklarını tespit etmek.

7- Cruise füzesine benzer alçak irtifadan uçan füze ve hava araçlarını havada imha etmek.

Sadece bunları yapması bile projenin ne kadar ileri bir seviyede olduğunu gösterir ki HAARP projesi karşıtı bilim adamları bu açıklamaları buzdağının görünen yüzü olarak değerlendirip gerçeğin aslında çok farklı olduğunu dile getirdi.

Proje karşıtı bilim adamları, dünyada HAARP ile birlikte bilinen 5 iyonosfer ısıtıcısı bulunduğunu rapor etmişlerdir. Dünyanın her yerinde 20 iyonosfer ısıtıcısı daha olma ihtimali var. Bunlardan herhangi birinin atmosfer silahı olarak kullanıldığına dair bir kanıt bulunmamakta. Ancak iyonosferin yapısını değiştirme kapasitesine sahip bulunuyorlar.

HAARP’ın LEF dalga frekansları iyonosfere gönderildiğinde dalgalar dünyaya doğru yansıtılarak toprağın ve okyanusun içinden geçiyor. Bilim adamları, ELF dalgalarının kasıtlı ya da kazara bir fay hattına yönlendirilirse korkunç bir deprem oluşması kaçınılmaz olduğunu belirtiyorlar.

HAARP KARŞITI AÇIKLAMALAR VE ONLARI DESTEKLEYEN OLAYLAR:

1- İklimleri değiştirebilir.

2- Kutupları eritebilir veya yerinden oynatabilir.

3- Ozon tabakası ile oynayabilir.

4- Deprem yaratabilir.

5- Okyanus dalgalarını kontrol edebilir.

6- Dünyanın enerji kuşakları ile oynayarak insan biyolojisini ve beynini etkileyebilir.

7- Radyasyon yaymadan termonükleer patlama oluşturabilir.

HAARP projesinin 1994 yılında başladığını ve 2007 yılında tamamlandığını düşünürsek yukarıdaki olayların da son 10 yılda gerçekleşmiş olması ve ABD hükümetinin bu karşıt görüşlüleri tam anlamıyla yalanlayacak bir bilgiyi yayınlamamış olması karşıt görüşlülerin şüphelerinde haklı olduğunu gösteriyor. İyonosfere yolladıkları dalgalar, kutup ışımalarına benzer bir ışıma yaratıyor. Bu dalgaları yönlendirdikleri yerde, yukarıda belirtilen maddelerden herhangi birini gerçekleştirebiliyorlar.