Atını yoldaşı bilen Mete Han, az nüfuslu milletini birleştirmiş, 10 bin atlıyla Çin’i dize getirmişti. Islık oklarının çıkardığı sesi takip eden okçuların bir senfoni gibi aynı hedefi yok edişine ilk defa tanık olan Çinliler de tıpkı Bizans ahalisinin şahi topları ile ilk kez karşılaştığında yaşadığı dehşeti derinden hissetmişti. Fatih, İstanbul’u fethetmenin tek yolunun binlerce yıla dayanmış surları yıkmaktan geçtiğini biliyordu. Kendi geliştirdiği Şahi toplarının etrafını sardığı surlardan bakanlar topların gürültüsünün Roma’nın yıkılışının sesi olduğunu anlamıştı. Bugün ise; robot savaşlarını konuşanlar Türklerin drone ordularıyla milyon dolarlık Rus savunma sistemlerini nasıl oyuncağa çevirdiğine hayret ediyor. Tarih boyunca askeri yeniliklerin mihmandarı olan bir millet Tarih kitaplarına yeni bir dünya düzeninin haberini veriyordu. Bir akıllı, bir bilge, bir cesur buluşmuştu. İstanbul’un fethiyle açılan çağ kapanmış yeni bir çağ açılıyordu.

Türklerin, Mete Han ile başlayıp Fatih Sultan Mehmet ile devam eden hikayesinde en dikkat çekici noktalardan biri de liderlerin mühendislik kabiliyetleriydi.

Ünlü Rus yazar Turgenyev zamanında; ‘Erkek çocuklarının dünyaya bakış açısını babaları ile ilişkileri belirler.’ demiş. Mehmet henüz küçük bir çocukken babasının onun yerine abisi Alaaddin’i seçmesinden dolayı hep bunun burukluğunu içinde yaşamıştı. Hayatını hep daha fazla okumaya, kendini daha fazla geliştirmeye adadı. İstanbul’u, helenlerden aldığı gün de vakanivüsün yazdığına göre ‘Hector’un öcünü aldık’ demişti.

Selçuk, henüz küçük bir çocukken büyüklerinden soy adlarının ne anlama geldiğine dair hikayeler dinlemişti. Bayraktar, bayrağı en ileriye taşıyana deniyordu. Bayrağı en ileriye taşımanın tek yolu da bayrağı indirmek isteyenlerden daha bilge, daha cesur, daha akıllı olmaktı.

Bir bilge, bir cesur, bir akıllı

Türkler devletsiz kalmış, artık hayatlarını Çin boyunduruğu altında sürdürmek zorundaydılar. Boylar birbirleri ile mücadeleye girişmiş, kimliksizleşmeye doğru yürüyorlardı. Bugün Doğu Türkistan’da yaşananlardan bildiğimiz bu barbarlık o gün de dayanılmaz noktaya ulaştığında aralarından bir Bilge çıkmış, bu boyları birleştirip Çin esaretine son vermişti.

Bilge Kağan bu boyları cesaretiyle birleştirirken yanından ata deyip danıştığı Tonyukuk’u, gözüpek kardeşi Kültigin’i hiç ayırmamıştı. Bir bilge, bir cesur ve bir akıllının birleştirdiği Türk boyları yıkımdan yükselişe geçmişti. Bugünkü Ukrayna’dan, Japon Denizine uzanan sonu bucağı belli olmayan bir devlet bırakmışlardı artlarında. Mirasları ise sonsuz bozkırın ortasına diktikleri taşlardı yalnızca. Gelecek kuşaklar için kaygılanan, kötü günleri unutmayan bir bilgenin yarına bıraktığı nasihatler.

Köktürk Devleti’nin sınırları bugünkü Ukrayna’dan Japon Denizi’ne değin ulaşıyordu.

Adını millet koydu, yaşını Allah versin

Mehmet, Konstantin’in şehrini feth ettikten sonra milleti ona yeni bir ad vermişti: Fatih. Türkler ilk kez bir hakana Fatih ismini layık görmüştü.

Mehmet, Fatih olduktan sonra da merak etmeyi, okumayı, araştırmayı bırakmamıştı. Geçmişine, kimliğine dair sorulara devam etmiş, bunun nişanesi olarak da iki torununa: Oğuz Kağan ve Korkut isimlerini vermişti. Osmanlı’da başka örneği olmayan bu isimlerle Fatih; Oğuz milletinin en cesuruna ve en bilgesine saygısını göstermişti.

Biz bugün, Oğuzların yani Türklerin geleneklerini Korkut Ata sayesinde biliyorduk. Dede Korkut, Oğuzların evlatlarına ad vermediğini o adı hak etmeleri gerektiğini Mehmet’ten yüzyıllar önce Uzak Asya’da kopuzuyla anlatmıştı. Bir millet törelerini koruduğu sürece ayakta durur diyordu Bilge Kağan. Aradan geçen 600 yılda Mehmet’i Fatih diye anan Türkler törelerine sımsıkı sarılmış ve yeniden bir cihan imparatorluğu kurma yoluna çıkmıştı. Bu imparatorluğun sınırları Atlas Okyanusu’ndan, Hint Okyanusu’na değin ulaşmıştı. Dünyanın kuzeyinde ve güneyinde imparatorluklar kurabilen yegane millet olmuşlardı.

Oğuzlar, Selçuk Bey önderliğinde müslümanlaşınca Türkmen olarak anılmaya başlıyor.

Binlerce yılı aşan töre: Adını hak etmek

Bin yılları aşan bu hikayenin bugünkü yüzü: Selçuk Bayraktar olmuştu. İsmini bundan 1000 yıl önce Oğuz boylarını müslümanlaştıran Dukak oğlu Selçuk’tan, soyadını da bayrağı taşıyanlardan alıyordu.

Kulağına ezan okunduğunda ismini de fısıldamışlardı: Selçuk. O gün büyükleri ona da bu adı haketmen gerekiyor demişti. Selçuk Bey, Oğuz Yabgu devletinin bir askeriyken müslüman olmuş, kendisiyle müslümanlaşan Oğuzlara çevre milletler Türk demeye başlamıştı. Selçuk Bey’in baş kaldırısından sonra Oğuzlar akın akın müslüman olurken Tarih bu millete yeniden büyük bir imparatorluk kurma görevini vermişti.

Bugün robot savaşlarını konuşanlar Türklerin drone ordularıyla milyon dolarlık Rus savunma sistemlerini nasıl oyuncağa çevirdiğine hayret ediyordu. Suriye’nin kuzeyinde ilk kez savaş sahnelerinde yer alan SİHA ordusu hikayeyi tek başına değiştirirken, Libya’da yenildi gözüyle bakılan Ulusal Ordu’nun bir bir mevzi kazanmasını sağlıyor.

Bin yılları aşan bu hikayenin bugünkü yüzü: Selçuk Bayraktar olmuştu. İsmini bundan 1000 yıl önce Oğuz boylarını müslümanlaştıran Dukak oğlu Selçuk’tan, soyadını da bayrağı taşıyanlardan alıyordu. Türk budununun Mete Han ile başlayan askeri mühendislik hikayesi yeni bin yıla da sesi aynı pınardan çıkan bambaşka bir türküyle giriyordu.

Tarih boyunca askeri yeniliklerin mihmandarı olan bir millet Tarih kitaplarına yeni bir dünya düzeninin haberini veriyordu. Bir akıllı, bir bilge, bir cesur buluşmuştu. İstanbul’un fethettiyle açılan çağ kapanmış yeni bir çağ açılıyordu.